| 9 Haziran 2010 |
Bundan yaklaşık 7 sene önce... Bahçeşehir - Taksim arasındaki ekspres otobüslerde tanışmıştık. Ben, elinde koca bavuluyla Taksim'e gitmeye çalışan insan, Ağustos sıcağından üzerime yad
igar kan ve ter eşliğinde otobüsün ön koltuğuna zor atmıştım kendimi... O sırada dışarıda ayakkabılarını boyatmakta olan, uzun kollu gömlek üzerine koyu renk ceket giymiş fötr şapkalı beyin de aynı otobüse binip, yanıma oturmak için şapkasını çıkarıp izin istemesine çok şaşırmıştım. O taraklardan pek habersiz yeni nesil edamla dönüp "Neden olmasın!" şeklinde verdiğim sıradan tepki ise konunun az sonra gideceği yönde mahcubiyete uğrayacağa benziyordu.
Sonra ismimi, cismimi, işimi, gücümü sormak suretiyle konu konuyu açtı. Sanki bir senaryonun içinde yanyana düşmüş iki karakter gibi, aramızda hiç de yetmiş yaş yokmuşçasına dinlemeye koyulduk birbirimizi. Belli ki pek keyiflenmiştik. O sırada yanında taşımakta olduğu koca çantasına uzanarak paramparça olmuş saman kağıda bir dergi çıkardı. Yanlış hatırlamıyorsam Tiyatro Dergisi'nin bir sayısının onur konuğuydu. Yani yanımda oturan beyin adına koca bir dergi bahşedilmişti ve benim değil dergiden ondan bile haberim yoktu. Heyecanla sayfalarını çevirmeye başladı ve bir fotoğrafta duraksadı;
- "Bakın, bu Muhsin (Ertuğrul) bu da ben... İyi çocuktu! Biliyor musunuz, bu fotoğraftakilerden benim dışında bir de şu yaşıyor. Hepsi birer birer gittiler. O hayatta kalanla da doğumgünlerimizde birbirimizi arayıp latife ediyoruz. Öyle anlamsız ki aslında..."
- "Neden?"
- "Herkes öldü çünkü. Uzun ömür versin bir tek kızım yaşıyor. Düşünün, onun eşini bile toprağa verdik. Eşimden, akrabalarımdan hiç bahsetmiyorum. Eskiden bu dünyayı bırakıp gitmemek için birçok neden varken, şimdi o nedenlerin çoğu öbür tarafa geçti. Öyleyse burada kalmanın manası ne? Yani bazen düşünmüyor değilim, bu kadar uzun bir ömür ödül mü, yoksa ceza mı?"
Sağolsun hayat, hiçbir zaman kafa yormak zorunda kalmadığım bu bölümünü sadece teoride anlamış olmayayım diye onu çıkarmıştı karşıma. Koca bir çınar. Bir belediye otobüsünün koltuğunda karşılaşılmış. Yaz sıcağının ortasında üzerindeki kalın mı kalın ceket ve şapkasıyla. Merak ettim ve sordum o çantayla nereye gittiğini;
- "Saat tam üçte randevum var bir hanımefendiyle Taksim'de. Beden biter ama aşk bitmez. Sizi de 30 yaşımda görsem, hiç düşünmez izdivaç teklif ederdim."
İkimiz de gülümsedik, yola devam ettik.
Sonrasında ona verdiğim kartvizitimden birkaç kez ofisimi aradığını öğrendim. Ancak sürpriz yapmak istiyormuş, telefon numarasını bırakmamış.
Şimdi o günü hatırlayınca halen tuhaf hissediyorum.
Yıllarca geriden gelen bu halimle kendimi, ondan daha yaşlı ve hatta daha mat hissettiğime mi üzülmeli...
Yoksa arkasında durduğu o kuvvetli hislere, şu yaşta bile hakkıyla erişemediğime mi...
Demek ki "yaş" bedenin kullanım süresini sadece mezar taşına kazıyan bir rakam değil sadece. Aslında başka bir enerji var insanın içinde, öyle ki o hem yaşın hem başın hem de taşın dışında, hatta üzerinde...
İnanç, aşk, tutku, coşku, çocuk...
Onun içindeki de her ne idiyse, artık sadece gökyüzünde oynuyor.
Bu yazı da kendisine tanınan süre dahilinde fark edilemeyen anlamların yıllar sonra çıkarılan günahı oluyor.
Hem de onu kaybetmenin altıncı yılında...
Necdet Mahfi Ayral ustaya...
Gıpta ve saygıyla...






bişi dicem
hiç fena değil