Share |
18 Mart 2010

Duyarlılığı, bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşen birinden beklenen, genelde beklenmeyendir.
 
Bazen araya güvercinler serpişir. Gagalarından düşürdükleri notlarda boğazı düğümleyecek gerçekler vardır. Bazen de yoktur. Gökyüzü güvercini yutmuştur.
 
Marx'ın damadı olarak da bilinen Paul Lafargue eşi Laura ile birlikte yetmiş yaşına gelmeden intihar eder. Bir enjektörün içindeki siyanür koca hayatlarının, kucak kucağa ölümleri de hayata verdikleri anlamın önüne geçiverir. Arkasında bıraktığı en önemli kitabı "Tembellik Hakkı"nda aşırı çalışmanın büyük devrimleri bile geciktirmesinden bahseder. Sonra da yaşlı biri olarak yaşamanın anlamsızlığına gem vurur ve hazır sağlıklıyken hızlıca gitmeyi daha anlamlı bulur.
 
Bugün bir nevi ütopya haline gelmiş az çalışmanın üstesinden gelemediysek de, biraz hatta çokça hızlandığımız aşikar. Ancak problem şu ki hız, bir sürekliliği sona erdirecek derecede keskin ve duyarlılığın keskinliğini bileyecek kadar da kör bir bıçak. Yani dünün arzusu bugünün korkusu olma yolunda.  Hangi tarafından bakmalı? Bakılan hangi tarafa inanmalı?
 
Son eseri olan "Dünün Dünyası"nda dediği gibi gerçekte de gölgesinin önünde seyreder Stefan Zweig. Baktığı tarafa inanmak istemediğinden belki... Aynı Lafargue gibi. Karısı Lotte ile. Havagazıyla. Gönülden bağlı olduğu toprakların savaş sırasında emdiği kanı kaldıramaz ruhu. Altmışından sonra yeni bir hayat yaratacak gücü olmadığını, yurtsuz zamanlarında bu gücü yeterince harcadığını anlatır. Dimdik gitmek, eğik yaşamaktan daha yeğdir one göre. Keza hemen hemen aynı senelerde "as a woman my country is whole world" diyen Virginia Woolf da aksi bir söylemle ama benzer sebeplerle götürür kendini. Ruhunun med cezirleriyle daha fazla mücadele edemez ve başka hayatları mahvetmek istemediğini söyler. Başta da kocasını. Diğerlerinin aksine, cebine taşlar doldurarak kendini Ouse Irmağı'na bırakırken yapayalnızdır.
 
Başını alıp yalnız gidenlerden biri de Beat kuşağının popüler yazarı Richard Brautigan. Duyarlılığı ve kırılganlığıyla önce kahramlanlarını terk eder yalnızlığa... Sonra da 44'lük bir Smith Wesson'un tek kurşununa kendini. O kadar yalnız çıkar ki ölüme, cesedi bile öldükten haftalar sonra ancak özel bir dedektif tarafından bulunabilir.
 
"Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada
ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek."
 
dizeleri, şalı araba tekerleğine takılarak hoşlandığı genç adamın arabasında son nefesini veren dansçı Isadora Duncan'ın ilk kocası Sergey Yesenin'e aittir. Henüz 30 yaşındayken sürdürmekten vazgeçtiği hayatının son kelimeleri bir bıçakla kestiği bileğinden akan kanıyla yazılır. 
 
Cevap gecikmez.
 
"Ölüp gitmek, zor bir şey değil bu yaşamda.
Yaşamı yaratmak, çok daha zor."
 
diye eleştirir en yakın arkadaşı Vladamir Mayakovski. Ancak Yesenin giderken kapıyı da aralık bırakmıştır. Beş yıl dayanabilir Mayakovski. "Paris'de ölebilirdim, Moskova diye bir yer olmasaydı." diyerek kalbini, Aragon'u fetheden Elsa Triolet'in kardeşi Lili Brik'te ve Paris'de bırakır. Kafasına sıktığı kurşunla da kapıyı kapatır. 
 
O sırada Aragon Elsa'ya;
 
"Ölmek daha kolaydır sevmekten,
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam."
dizelerini karalıyordur.
 
Elsa ise eski sevgilisi Mayakovski'nin ardından Aragon ile evlenmeye hazırlanıyordur.
 
İntihar,
 
kendine katlanamayanlar için cam kenarı, yaşama katlanamayanlar için ise bayan yanı bir yolculuk ise...
 
Peki ya kalanlar,
 
kalmak için tutundukları anlamlarla gidenlerden daha mı korkusuzlar?
 
 
bişi dicem (Toplam 0 adet yorum var)
hiç fena değil (4 kişi hiç fena bulmadı)
Kimdir : bir isim ver bari
E-Posta :
Nedir :
Onay Kodu :  Resmi Değiştir
Onay Kodu ? : hani senin onay kodun?