İçinden bir hiç bile gelmezken, insana aniden çiçekler açtıran halet-i ruhiye ne isebir parça da kendime ondan istiyorum.  devam>>>
31 Ağustos 2010
"Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden" diye başlıyor şiir...  devam>>>
1 Temmuz 2010
Bundan yaklaşık 7 sene önce... Bahçeşehir - Taksim arasındaki ekspres otobüslerde tanışmıştık.  devam>>>
9 Haziran 2010
Sevmeyi kıskanmak için bir neden olarak görmektense onu, kıskançlığı aşmak için bir araç olarak konumlandırmak hem daha sağlıklı, hem de erdemli değil mi?  devam>>>
20 Mayıs 2010
sen bazen kendince, öylesine susarken...  devam>>>
7 Mayıs 2010
"Dokunun gerçek olsun!" diyordu yıllar önce bir cep telefonu reklamı.Sonra dokunanların hepsi, çok da vakit geçmeden soluğu bir sonraki cep telefonunda alıyorlardı.Çünkü dokundukları, (henüz) dokunmadıkları karşısında cazibesini yitiriyordu.  devam>>>
9 Nisan 2010
Duyarlılığı, bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşen birinden beklenen, genelde beklenmeyendir.Bazen araya güvercinler serpişir. Gagalarından düşürdükleri notlarda boğazı düğümleyecek gerçekler vardır. Bazen de yoktur. Gökyüzü güvercini yutmuştur.   devam>>>
18 Mart 2010
İnsana, kafasında bir başkasını yaratma şansı tanınınca bazen bunu gerçek sanabiliyor.Oysa kimileri kendine giden/çıkan yola, biri üzerinden sapmayı veya varmayı daha anlamlı buluyor.  devam>>>
26 Şubat 2010
Hani şu herşeyi olmasa da birçok şeyi belirleyen tipimiz... Hiçbir hak edilmişlik taşımayan ve ona rağmen güzel, çirkin, çekici, sıradan olduğumuz bütünümüzden bahsediyorum.  devam>>>
25 Ocak 2010
Sabah kahvaltısına şarapla başlayacak kadar kendisiyle sıkıfıkı olduğumuz günlerde de sorulan en kazık sorulardan biriydi. “İyi şarap nedir?” Cevabın zor olmasından değil, anlatmak için epey geriye, üzümün bağlardaki yolculuğuna dönme gerekliliği ve her zamanki gibi buna o anda vakit olmaması durumu.  devam>>>
18 Ocak 2010
Geçen gün pek de alışık olmadığım şekilde gözüm takıldı bir filme... Ben niyetlenmemişsem eğer, bir şeyin gelip beni bulması, üstelik televizyon gibi kokmayan bir çöplükte bana (b)ulaşması pek olası değildir.  devam>>>
29 Kasım 2009
Sırf bu yüzden, şu bana benzeyen kişiyi yerde gökte nerede olsun bulmaya azmettirmiş bir soru bu.   devam>>>
27 Kasım 2009
Bazen bir eşofmanın son anda yakalanamayan ipi gibi... artık gevşek ve işlevsiz olacağı kıyafete yeni anlamını yüklerken...  devam>>>
22 Kasım 2009
Bir şeyden, birinden veya bir yerden vazgeçebilme hızıma hayranım. Hani bu gücün kendi içindeki çelişkisini geçtim, ne kadar mantık temelli olursa olsun bu konuda 'hız' yakalayabilmek garip bir durum. Övgü dolu cümleler kuracak değilim, zira ne kadar övünülmesi gerek ondan da emin değilim. Ama nasıl bir vazgeçiş dinamiği ki, bu eylem çoğu zaman bir refleks olarak seyrediyor.  devam>>>
4 Haziran 2009
Yağmurlu bir akşamüstü, her gün geçtiğim sokaklardan birinin sonundaki eski binanın çatısından su damlıyor... Hatta damlamıyor, resmen ağlıyor. Aslında yağmurdan ıslanmamak için adeta binalara yapışarak yürüdüğüm için fark ediyorum bu durumu. Tam köşeyi dönecekken su yığını birden başımdan aşağı boşanıveriyor. Şaşkın şaşkın etrafıma bakınıyorum. Çöpün içinde yiyecek arayan kedilerden başka bir şey çarpmıyor gözüme. Sanki herkes almış başını gitmiş, bir daha oradan geçmemeye söz vermiş gibi...  devam>>>
2 Ocak 2009
Belki pamuklara sarılarak büyüdünüz. Belki de çocukluğunuzu zaten hatırlamayacak kadar büyüktünüz. İyi okullarda okudunuz, güzel kıyafetler giydiniz, değişik ülkelere gittiniz, keyifli arkadaşlarınız oldu, otomobil kullanmayı öğrendiniz, sevdiğiniz hobiler edindiniz. Peki bunları neden yaptınız? Hep daha iyiye ulaşmak için. Ulaştınız ya da ulaşamadınız. Ama bu süreç zarfında ne karşınıza çıkan derslerde, ne ailenizin öğretilerinde, ne de karşılaştığınız olaylarda kimse çıkıp da size “egonun kullanım amaç ve yerlerini” anlatmamıştı. İşin daha da kötüsü başkalarınınkine ayağınızın takılıp da sendeleyebileceğiniz konusunda da uyarmamıştı. Belki de öğrendikleriniz sadece psikoloji dersindeki Freud’çu yaklaşımların zarif açılımıyla sınırlı kalmıştı.  devam>>>
1 Haziran 2008
6 senedir Cihangir sokaklarında yaşıyorum. Onca soğuğa, hastalığa, tehlikeye rağmen nasıl ayakta kaldım ben de bilmiyorum. Belki çoğunuza garip gelebilir. ‘Cihangir’de kedi olmak’ aslında sadece kedilerin değil, sizin bile istediğiniz bir şeydir. Oysa yanlış tanıttılar bizi de, burayı da… Siz de kanıp geldiniz, hatta kiminiz yerleştiniz. Azıcık güneş yüzünü gösterdi mi sokaklara indiniz, café’leri şenlendirdiniz. Ressamdınız, oyuncuydunuz, gazeteciydiniz, müzisyendiniz... Belki meşhurdunuz, belki de sadece onları merak ettiniz. Firuzağa Camisi’nin etrafında az yiyecek aramadım. Tostunun parçasını bana uzatan da oldu, cenaze geldiğinde ayağa kalkmayan da.... Bazen unuturdunuz , çay içmeye geldiğiniz yerin cami avlusu olduğunu.. Tabut doğru yere gelmişken öyle bir çalım atardınız ki, son ziyaretinde pişman ederdiniz merhumu bile....  devam>>>
12 Nisan 2008
Geçen gün kendimi, kötü hissettiğim bir telefon konuşmasının tam ortasında buldum. Bir cep telefonu firmasını arayarak genel müdürlerinin ismini sordum. Telefonu açan bayan da neden sorduğumu sordu. Aslında canım, bunu neden sorduğunu sormak istemedi değil. Ama olayın tadını kaçırmamak ve ona sürpriz bir hediye gönderileceğini beyan etmemek için aradığım firma adına bir davetimiz olacağını söyledim.  devam>>>
20 Ekim 2007
Klişe bile olsa geride kalanların gözyaşlarına sorti yaptıran bir soru cümlesidir; “Merhumu nasıl bilirdiniz?” Oysa bence asıl cevap hakkı gidene tanınmalıdır; “Hayatı nasıl buldunuz?” sorusuna karşılık… Peki bırakın hayatı nasıl bulduğunuzu, hayatın sizi nasıl bulduğunu hiç düşündünüz mü? Size sağlanan bu hak üzerinden bir puanlama yapılsa acaba kaç alırdınız?  devam>>>
7 Mayıs 2006
Yolculuk kelimesini ne zaman duysam, huzur bordürlü bir hüzün döşenir içime.. Hangi araçla veya nereye gidiliyor olduğu pek önemli değil hüznün coğrafik şemasını çıkarmam için…Basit bir yola çıkma hadisesinden çok, alışılmış bir yerden uzaklaşma ve yabancılaşmayla eş zamanlıdır ki; iklimini, şivesini hatta belki haritadaki yerini bile çok iyi bilmediğim bir yere yönelmek, huzuru hüznün kenarına geçirilmiş sade bir bordür olarak bırakır.  devam>>>
4 Ekim 2004
Bazen parmağınızı bile oynatacak haliniz olmaz. ‘Havalardan’ der geçer, bir vitamin alır, iki saat fazladan uyursunuz. Bazen ayakkabı ayağınızı vurur. Değil adım atmak, ayağınızı bilekten itibaren kesip bir kenara koymak istersiniz. Bazen canınız sıkkındır, karnınız ağrıyordur, muayyen gününüz gelmiştir, canınız tatlı çeker, saçlarınızı kestirmek istersiniz.  devam>>>
15 Haziran 2004
Aradan yıllar geçer ve siz, Beyoğlu’ndan Tünel’e uzanan yüksek tavanlı evlerden birinde yaşamaya karar verirsiniz. Ne çok insan, ne çok olay, ne çok hikaye geçmiştir oralarda; adeta sokaklarını kıskandırırcasına… Bu yüzden sadece bir bina olmaktan çok daha ötedirler. Çünkü her gelenle, gidenle, çehresini değiştirenle, yerle bir edenle tekrar doğar, tekrar yaşarlar…  devam>>>
16 Şubat 2004